18 Temmuz 2012 Çarşamba

Galatasaray 2012-2013: Bir perspektif





İskelet basit bir kelime. Yazması, söylemesi, okuması kolay. Bu yüzden oluşturması da kolay sanılıyor. Ama öyle değil.

Galatasaray üzerinden düşünecek olursak, son 12 yılda sadece üç defa başarılı bir şekilde iskelet kurulabildi Florya’da. Hagi (2004-2005) [ve sonraki sezon Eric Gerets devam ettirdi bu iskeleti], Karl Heinz Feldkamp  (2007-2008) ve Fatih Terim (2011-2012).

Evet şimdi dillerde bir “darb-ı mesel” Galatasaray’ın son iskeleti. Ama kurulması çok da kolay olmadı, her ne kadar saha dışında inceden inceye kurgulansa da. Galatasaray’da yapının ağırlığını temelde üç futbolcu çekiyor iskeleti oluşturan blokların kaptanları olarak. Defansta Tomas Ujfalusi, orta saha bloğunda Felipe Melo ve hücum hattının lideri olarak da Johan Elmander.

Bu durumu, “zaten Terim kendi bloğunda böylesi önemli üç futbolcuya sahip olabildiği için göreli olarak daha kolay bir iskelet oluşturabildi” cümlesiyle de açabiliriz. Tomas Ujfalusi sayesinde Semih Kaya kolayca adapte edilebildi takıma. Keza her ne kadar “yerli Xavi” olsa da Selçuk İnan daha kolay ofansif futbola odaklanabildi yanında yöresinde Melo gibi bir dalgakıran olduğu için. Ve de Elmander. Maçta girdiği pozisyon sayısından çok daha fazlasını, yaptığı duvar pası ve açtığı koridorlarla arkadaşlarına sunan bir Elmander bulunduğu için Galatasaray 4-4-2’ye döndü. Böylece Milan Baros da (sonradan da Necati Ateş) çerçeveye girmiş oldu.

Bu iskelet oluştuktan sonra, atacak bir adım daha kalmıştı: Seviye olarak bir alt gruba dahil olan futbolcuları bir gömlek yukarı taşımak: Engin Baytar ve Emre Çolak bu adım sonrasındadır ki, yılda neredeyse tek haneli maç yapan futbolcudan 30 maçlık maraton futbolcusuna evrildi.

Galatasaray bu omurgasını, futbol bilgileri ve fizik kaliteleri üst seviyede bulunan Emanuel Eboué, Hakan Balta, Albert Riera ve Necati Ateş’le genişleterek şampiyonluğa yürüdü.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Nutuk ve Galatasaray Lisesi üzerinden Galatasaray düşmanlığının paha biçilemez ucuzluğu



Belki kökeni daha eski, ama ortaya çıkışı 2000'lere dayanan bir akım kol geziyor ülkede. Bu akım önce zihinlerde başladı, sonra tribünlere yayıldı, yani sahaya "yansıdı", şimdiler de ise internet üzerinden yayılıyor. Yani çoğalıyor yeni biçimler ve mecralar kazanarak.

Bu akımın adı "ötekileştirme". Ya da rakiplerini ulusal vurguya atıfta bulunarak aşağılama çabası diyelim.

Temelde herkes köşesinden bucağından muzdarip bu ötekileştirmeden. Çünkü herkes kendini "ulusötesi" üzerinden değil, "ulus" üzerinden tarifle meşgul.

Bu nedenle sonradan içeriği değişen "Türk olmayan takımları yenmek" misyonu da diğerlerini ötekileştirmede kullanılan dolgu malzemesi olarak burada yer alır. Mütareke döneminde işgal altında bulundurulan İstanbul'daki yabancı askerî birliklerle yapılan futbol maçları üzerinden yaratılan "ulusal kurtuluş hareketinin İstanbul şubesi Fenerbahçe" imgelemi de (1). Beşiktaş da bu yarışa ilk Türk spor kulübü iddiasıyla katılır.

Bu söylemlerin tarihi gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu başka bir tartışma konusu. (Ve de başka yazı konusu elbette.) Bu yazıda, ilk bakışta naif ya da çocuksu görünen, ama ağızdan çıktıktan sonra inanılmaz tehlikeli hale gelen bir ötekileştirme kampanyası, "Mekteb-i Sultânî temelli Galatasaray düşmanlığı" ele alınacak.

6 Temmuz 2012 Cuma

Beş Edebiyat (Yeniden)

Şerif Mardin "Jön Türkler'in Siyasi Fikirleri" adlı çığır açıcı çalışmasının "sonuç" bölümünde sarsıcı bir analiz yapar:

"Modernleşme akımına giren bütün geri kalmış memleketlerin bir diğer tepkisi kendi toplumlarının manevi değerlerini romantikleştirmek, onlara Batı'nın değerlerine oranla bir üstünlük tanımak ve memleketin daha önce prestiji yüksek olduğu devreler üzerinde durmak çabasıdır." (1)

Burada bizim için anahtar kavramlar; "geri kalmışlık", "romantizm" ve "prestiji yüksek devreler".

Esasında genelde ülkemizdeki tüm spor tarihini ve özelde kulüplerin tarihini yukarıdaki bu kilit kavramlar merceğinden okumak mümkün.

Mesela ülkeyi bir zamanların Mohaç Savaşı'na paralel sevinçlere boğan 1956'daki meşhur 3-1'lik Macaristan galibiyeti bu kapsama girer. (Oysaki sadece bir hazırlık maçıydı.) Ya da güreşçilerin bir zamanlarki ezici üstünlükleri. Esasında tarihte kalıcı bir birikim sağlamadıkları için tekil örnekler kategorisine giren bu olgular, azgelişmişliğin yarattığı romantizmle zedelidirler en temelde.

Galatasaray'ın kuruluşu, Aslan Nihat, "Baba" Gündüz Kılıç, Metin Oktay ve Gheorghe Hagi üzerinden devam eden kahramanları da içerdikleri yüksek dozajdaki romantizm açısından bu bahiste kabul edilebilir. Keza neredeyse bir devşirme olarak kabul ettiğimiz Jupp Derwall ve Karl Heinz Feldkamp efsaneleri de aynı romantizmden beslenir. UEFA ve Süper Kupa'yla beraber anılan Fatih'in Arslanları da.

Fenerbahçe bu gerikalmışlık romantizmine "Harrington Kupası" efsanesiyle katılır. Şimdilerde Metin Oktay'a karşı geliştirilmeye çalışılan Lefter Küçükandonyadis "efsanesi" de romantikleştirilen dönemlere aday görünüyor.

Beşiktaş ise "Baba" Hakkı Yeten ve şimdilerin "Feda"sının sahibi Şerafettin Bey'le bu gerikalmışlık romantizminin içinde yer alır.

Esasında demeye çalıştığımız şey şu: Futbol körtopal da olsa artık kendisine olgusal bakan, ya da bakmaya çalışan bir nesil yetiştirdi öyle ya da böyle. Ama oyuna ilişkin bu olgusal bakış, spor ve kulüplerimize ilişkin romantik (ve de irreel ve anakronik elbette) beyinlerin üretimi olan tarihlerle kuşatılmış durumda.

Bu kuşatılmışlık aslında bir ihtiyaç doğuruyor: Spora, futbola, spor tarihine, kulüplerin tarihine olgusal bakış ihtiyacı. Bu bakışın bir yaşam alanına (lebensraum), nefes alanına, en azından bir teneffüse ihtiyacı var.

"Beş Edebiyat" adına zıt bir biçimde spora ve tarihe bir teneffüs alanı yaratmak iddiasıyla yola çıktı. Düşünceler zaman ve mekânda olgunlaştıkça, "Beş Edebiyat" bizzat kendisi futbol ve tarih yazılarıyla bu nefes alanını yaratmaya çalışacak. Nefesi yettiğince tabi.

Melih Şabanoğlu



(1) Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, s. 221, İstanbul, İletişim Yayınları, 1983