2 Eylül 2016 Cuma

Galatasaray 2016-2017

Galatasaray sezona nasıl bir vizyonla başladı?

Son beş yılda alınan kupalar yanıltmasın kimseyi; Galatasaray 2011-2012 sezonundan bu yana sürekli gerileyen, temel sorunlarıyla yüz yüze gelmekten kaçan bir futbol yönetimiyle idare edildi. Futbol aklı eksikliğiyle, transferleriyle, mali disiplinsizliğiyle, hiçbir gelecek planlaması olmayan teknik direktörleriyle ve tüm bunları organize etmekten uzak yönetimleriyle kaotik bir yapı diyebiliriz. Uzaktan görüldüğü kadarıyla bu sezon tüm bu sorunlarıyla yüzleşmek amacıyla yola çıktı Galatasaray. Yeniden yapılanmaya giden bir Galatasaray’dan izler görüyoruz. Yolun en başında Galatasaray. Bu yeniden yapılanmada ön planda görülen bir isim var; Johannes Hendrikus Olde Riekerink. Biz de sosyal medyada olduğu gibi kısaca JOR diyelim ona bundan böyle.

O zaman JOR’la başlayalım. Ama önce ara bir soru; niçin 2011-2012 sezonuyla başlatıyoruz kıyaslamayı ve neler geriye gitti?

Dönemi 2011-2012’yle başlatmanın iki nedeni var. İlki, Galatasaray’ın endüstriyel stadı Türk Telekom Arena 2011’ın Ocak ayında devreye girdi. Bu sayede başta maç günü gelirleri olmak üzere gelirler radikal olarak arttı, böylece Galatasaray finansal olarak Fenerbahçe’yle rekabet edebilir hale geldi. Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadı döneminde finansal olarak Galatasaray’ın Fenerbahçe’yle rekabet etmesi çok mümkün değildi. Edemedi de zaten. Galatasaray’ın son beş yılda görünen kupa koleksiyonerliğinin altyapısını Arena’nın devreye girmesi oluşturur.

İkinci neden; 2011-2012 sezonunda neredeyse yeni bir takım kurulmuştu. Tam 12 yeni oyuncu transfer edilmişti. O sezon Galatasaray’ın ilk 11’inde bir önceki sezonun 11’inden sadece Hakan Kadir Balta ve kısmen Milan Baros vardı. İlk 11’deki yedi isim yeni transferdi; devre arasında Necati Ateş’in gelmesiyle ilk 11’deki yeni transfer sayısı sekize çıktı. İki isim de düzenli olarak ilk 11’e girmeye başlayan Semih Kaya ve Emre Çolak’tı. O sezon Terim lig başlangıcının ardından çok iyi bir omurga oluşturmayı başardı. Baskılı futbol ve ardışık pasa dayalı bir futbol felsefesi de vardı bu takımın.

Ancak bu omurga ve felsefe bir sonraki sezon yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bu değişimi en iyi anlatan örneklerden ikisi 2012-2013 sezonunda zoraki sakatlıklardan dolayı Johan Elmander’in yerinde Umut Bulut, Tomas Ujfalusi’nin yerinde ise Dany Nounkeu’nün oynamaya başlamasıdır. Elbette omurgalar ve felsefeler değişir, değişmelidir de. Ama önemli olan üste koymak. Galatasaray ise hem omurganın sağlamlığı, hem de oyun felsefesi anlamında 2011’den sonra üste koymak yerine geriye gitti. Hem de transfere her sezon ciddi paralar dökülmesine karşın. Daha önce denildiği gibi; alınan kupalar ve elde edilen başarılar bu gerilemeyi kozmetik olarak örttü ve örtüyor. Bu nedenle şimdi her anlamda Galatasaray’ın geçmişle yüzleşmesi gerekiyor.

JOR’a dönelim, biraz sürpriz oldu galiba takımın başına getirilmesi…

Evet aslında çok beklenmedik bir seçimdi JOR’un Galatasaray’ın başına getirilmesi. Çoğu insan, “başka teknik direktör bulamadılar ondan dolayı JOR’u getirdiler” diye düşünebilirler. Bu doğru olabilir, ama yine de biraz tartışmalı. Şundan tartışmalı; her şeye rağmen Galatasaray uluslararası futbol pazarında Türkiye’nin en iyi bilinen ve prestijli markası. Bu nedenle de Galatasaray’ı çalıştırmak isteyen çok sayıda yabancı teknik direktör var yurtdışında. Bunların bazıları menajerleri aracılığıyla “Galatasaray şu teknik direktörü istiyor” türü haberler de çıkartmışlardı basında. Diğer taraftan, isimli ve kariyerli bir teknik direktörün işbaşına getirilmesi durumunda yönetimin kredisi de yükselecekti büyük ölçüde. Tıpkı Michael Skibbe ve Bülent Korkmaz’dan sonra takımın başına UEFA Şampiyonlar Ligi unvanlı Frank Rijkaard’ın getirilmesinde görüldüğü gibi. Bu çerçevede JOR tercihiyle aslında Galatasaray yönetiminin kendini biraz daha riske ettiğini söyleyebiliriz.

Uzatmayalım; JOR ilk tercih değildi, ama sonrasında işler bilinçli gelişti. İlk tercih olmayınca bilinçli bir şekilde göreve getirildi JOR. Bu tercihin arkasında birkaç neden var; ilki geçen sezon dağılmış olan takımı bir araya getirerek Türkiye Kupası’nın kazanılmasında önemli bir rol oynamıştı JOR. İkincisi çalışkanlığıydı; JOR her an Florya’yı yaşayan ve yaşatan birisi. Üçüncüsü de disiplinli olması.

JOR’un bir altyapı hocası olduğu için yarışmacı kültürle yönetilmesi gereken A takım düzeyinde başarılı olmayacağını düşünenler var. Kısmen de haklılar. Ama JOR tüm yaşamını altyapı hocalığıyla geçirmiş birisi değil; gerçekte, hem A takımlarda, hem de altyapılarda önemli görevler üstlenmiş birisi. Özgeçmişine baktığımızda JOR’un önce Jan Wouters’in yardımcısı olarak Gent, FC Emmen takımlarında görev yaptığını görüyoruz. Daha sonra Jacobus (Co) Adriaanse’nin yardımcısı olarak Portekiz (Porto) ve Ukrayna’da (Metalurh Donetsk) çalıştı. En önce de, 1995-2002 yılları arasında da Ajax’ta antrenördü. Başka bir deyişle JOR, Ajax 1995’te Van Gaal yönetiminde UEFA Şampiyonlar Ligi’ni kazandığında o takımda antrenördü. Dolayısıyla 1995’te başlayan ve 2007’ye kadar süren ciddi bir A takım deneyimine sahip JOR. Hollandalı teknik adamın altyapıda çalışmaya başlaması ise 2007’ye tarihleniyor. Bu kariyeri de yine Ajax’ta başladı JOR’un, en son Çin’de U19 ve U16 ulusal takımların teknik direktörlüğünü yapıyordu. Sporda büyük bir atılım yapan ve daha da fazlasını yapmak isteyen Çin’in ulusal düzeyde genç futbolcularını JOR’a teslim etmesi önemli bir gösterge JOR adına.

JOR, Galatasaray ona görev önerirken “özgeçmişimde Galatasaray da bulunsun” diye mi düşündü? Yoksa kafasında Galatasaray’a ilişkin bir plan ve strateji olduğu için mi görevi kabul etti?

Bunu tam olarak bilemiyoruz. Belki de kendisiyle yapılacak bir söyleşide, eğer sorulursa bu sorunun yanıtını verir JOR. Ama uzaktan hamlelerine bakınca sanki JOR kafasında bir plan ve stratejiyle göreve başlamış gibi görünüyor.

Ancak JOR’un kafasındaki plan ve stratejiye geçmeden önce öncelikle JOR’un teslim aldığı Galatasaray’daki hastalıkları ortaya koymak gerekiyor. Bunların belli başlıları şunlar:
  •        Son beş yılda sağlıklı bir futbol aklı doğrultusunda değil, teknik direktörlerin günlük istekleri nedeniyle ortaya çıkan kalabalık, hantal ve yaşlı bir kadro.
  •        Bu kalabalık ve hantal yapının sosyal uyumsuzlara yol açan ilişkiler ve gruplaşmalar üretmesi.
  •        Her anlamda (mali ve yönetsel) disiplinsizlik.
  •        Altyapı ve A takımı kapsayan bir futbol organizasyonuna sahip olunamaması.


Galatasaray’da temel sorun, son beş yılda elde edilen sportif başarının bu yapısal hastalıkları kozmetik olarak makyajlaması oldu. Bu da çoğu Galatasaraylının konuya yapısal değil, kişiler üzerinden bakmasına yol açtı. İnsanlar, Terimci, Mancinici, Hamzaoğlucu; Aysalcı, Yarsuvatçı, Özbekçi diye ayrıldı. Büyük linçler yaşandı ve yaşanıyor. Aslında konuya kişiler üzerinden yaklaşan bu bakış açısı, son 10 yılda Türkiye’de hüküm süren eğitimsizlik ve kültürsüzlük politikasının ürettiği bir sonuç. Çünkü artık gerçekte neyin ne olduğu değil, nasıl gösterildiği ve nasıl algılandığı daha önemli.

Bu sorunlara karşı JOR’un planı ve stratejisi ne oldu?

JOR’un planının birkaç ana parçası var. Bunları, doğru önkabullerle yola koyulmak, konuya futbol aklı perspektifiyle bakmak, hastalıklı yapılarla vedalaşmak, gençleştirme, yabancılaştırma, yeniden yapılandırma, kalite katma ve omurga tamirini amaçlayan doğru transfer stratejisi olarak adlandırabiliriz.

Burada doğru önkabuller dediğimiz şey şu:
  •        Galatasaray’ın bu sezon ağırlıklı olarak tek kulvarda mücadele edecek olması. Yani haftada bir maç yapacağı gerçeği.
  •        Türkiye’de fizik kalitenin ligin kaderini belirlemede birincil öneme sahip olduğu.
  •        Tek kulvarda mücadele eden bir kadronun fizik kalitesinin hafta içinde yapılacak yüklemelerle daha da üst seviyeye çıkacağının bilinmesi.
  •         Kaliteli bir kadronun gerek takımdaki omurga inşası, gerekse taktik disiplinin oturması süreçlerini radikal olarak azaltacağı gerçeği.


Bunu biraz açmak gerekirse şunu çok rahat diyebiliriz. Geçen sezon bitiminde kadro kalitesi olarak Galatasaray en büyük iki rakibinin oldukça arkasındaydı. Transfer sezonunun tamamlanmasından sonra kadro kalitesi olarak Galatasaray’ın rakipleriyle arasındaki bu farkı kapattığını görüyoruz. Kaldı ki Beşiktaş UEFA Şampiyonlar Ligi’nde, Fenerbahçe ise UEFA Avrupa Ligi’nde de mücadele edecek. Yani oldukça sıkışık ve rotasyon gerektiren bir fikstür içinde maçlarını oynayacaklar. Buna karşın Galatasaray uzun bir süre haftada sadece bir maç yapacak. Sıradışı sakatlanmalar yaşanmadığı sürece Galatasaray’ın sahaya çıkacak ilk 11’inin Türkiye’nin en kaliteli kadrolarından birisi olacağı ve ligi önde tamamlamaya yetebileceği söylenebilir.



JOR’un planı ve stratejisine dönecek olursak?

Bu plan ve stratejileri bazı başlıklar altında ele almakta fayda var.

  •        Hastalıklı yapılarla vedalaşma: Öncelikle devraldığı takımda radikal bir tırpanlamaya gitti JOR. Ancak burada bir detay var; JOR tırpanlamaya giderken sadece futbolcu kalitesini değil, takım içindeki sağlıksız gruplaşmaları da dikkate aldı. Gönderilen bazı futbolculara baktığımızda bunu net biçimde görebiliyoruz.


  •       Gençleştirme çabası: Gençleştirmenin temelde iki boyutu var. Birincisi ilk 11’de yer alacak genç futbolcular. Yıllar sonra ilk kez Galatasaray’ın ilk 11’ine yazılan futbolcuların bir bölümünün 26 yaş ve altında olduğunu görüyoruz; Tolga Ciğerci, Luis Pedro Cavanda, Martin Linnes, Serdar Aziz, Lionel Carole, Josué, Bruma, Kolbeinn Sigthórsson ve Sinan Gümüş gibi. Böylesi bir hamleyi en son 1991-1992 sezonunda görmüştük. Gençleştirmenin ikinci boyutu ise şu: Takımın yaş ortalaması geçen sezona göre artık daha genç. Gençleştirme hamlesi bize Galatasaray’ın futbol şubesinin günü kurtarmak için değil, gelecek perspektifiyle yönetildiğini gösteriyor.


  • Yabancılaştırma: JOR, Galatasaray tarihinin ilk 11’de en çok yabancı futbolcuyu oynatan teknik direktör unvanını kazanmaya çok yakın. Tabii Galatasaray 11’ini, Muslera – Cavanda / Linnes, Aurelién Chedjou, Balta / Aziz, Carole – Nigel de Jong, Selçuk İnan / Ciğerci, Wesley Sneijder – Lukas Podolski, Eren Derdiyok / Sigthórsson ve Bruma olarak sayarsak. Görüldüğü gibi 11 futbolcunun sekizi yabancı olacak. Konuya altyapı eğitimi açısından bakılınca, ilk 11’de İnan ve Aziz dışında altyapısını Türkiye’de tamamlamış hiçbir oyuncu görülmüyor. Diğer dokuz futbolcunun tamamını, altyapı eğitimlerini yabancı ülkelerde almış oyuncular oluşturuyor. Daha da ilerleyelim. Galatasaray’ın yerli statüsünde oynayan oyuncularının önemli bir bölümü Almanya ve İsviçre altyapısının ürünü: Derdiyok, Balta, Hamit Altıntop, Yasin Öztekin, Gümüş, Ciğerci ve Koray Günter. Özetlemek gerekirse Galatasaray’ın demografik yapısında en kalabalık grubu altyapı eğitimlerini Türkiye dışında tamamlamış oyuncular oluşturuyor. Galatasaray’daki bu yabancılaştırma ve gurbetçileştirme operasyonunu, JOR’un başarıya ulaşmak için, futbolun küresel dilinden daha kolay anlayabilen bir oyuncu grubu oluşturmak çabasının sonucu olarak da okuyabiliriz.


  •         Omurga tedavisi: Bir takım omurgası kadar kuvvetlidir. Muhtemelen JOR bu önermeyi bir postüla (kanıtlamaya gerek duyulmadan doğru olarak kabul edilen önerme) olarak gören teknik direktörler arasında. Son dönemde Galatasaray’ın en iyi omurgası 2011-2012 sezonunda Muslera, Ujfalusi, Kaya, Felipe Melo, İnan ve Elmander’den oluşan iskeletti. Bu omurga daha önce söylendiği gibi bir sonraki sezonda Ujfalusi ve Elmander’in ilk 11’den uzaklaşmasıyla giderek zayıflamaya başladı. Geçen sezon da dibe vurdu. Bu sezondaki transfer hamlelerinin ezici çoğunluğuna (Aziz, de Jong, Ciğerci, Josué, Sigthórsson ve Derdiyok) bakınca Galatasaray’ın kaleciden santrfora kadar uzanan düz çizgide yer alan ve omurga diye adlandırılan bölgeye yatırım yaptığını çok net görüyoruz. Başka bir deyişle Galatasaray’ın bu sezon transfer ettiği yedi futbolcudan altısı omurga tedavisi için. Omurgada yer almayan tek transfer ise Cavanda.


  • Rekabetçi homojen yapı: JOR kalite bakımından daha homojen ve iştahlı bir futbolcu grubuyla yola koyulmayı tercih etti. Bu hamleyi, takımın tabanını tavanına yaklaştıracak şekilde yukarıya doğru itmek olarak da tarif edebiliriz. Örneklemek gerekirse, geçen yıl merkez orta sahada İnan yedek kulübesine baktığında çoğunlukla Çolak, Jem Paul Karacan ve José Rodriguez’i görüyordu. Bu yıl ise sahadan yedek kulübesine değil, yedek kulübesinden sahaya baktığı maç sayısı çok az olmayacak. Sahada olduğu zaman da her maç 12 kilometre civarında mesafe kat eden Ciğerci’yi görecek. Benzer tavan ve taban yükselmelerini defans ve hücum hatlarında da görüyoruz. Ki geçen sezon ikinci yarıda Bulut yedek kulübesine bakınca bırakalım bir yedek santrfor, neredeyse yedek forvet oyuncusu bile görmüyordu. Bu yıl ise Derdiyok yedek kulübesine bakınca Sigthórsson’u, Podolski’yi görebilecek. Ya da tam tersi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.


  •         Yeni bir takım: Aslında sadece yedi oyuncu transfer edilmesine rağmen yepyeni bir takım yaratmayı başardı JOR. Ya da şöyle söylenebilir: JOR kendi takımını kurdu. Bu saptamanın arkasında iki açılım yer alıyor. İlki, takıma yeni bir ruh vermeyi başardı JOR. Bu ruhu, antrenmanlarda görmek ve hissetmek mümkün. Örneğin, Cavanda’nın ilk antrenman sonrasında ses verdiği, “burada kazanma hırsını gördüm” yorumu net olarak bunu ifade ediyor. İkincisi, takımda oynatacağı futbolcu hakkındaki son kararı mutlak biçimde JOR veriyor. Örneklemek gerekirse; kendisine önerilen Roman Neustädter transferine futbolcunun biraz yavaş olduğu gerekçesiyle onay vermedi. Benzer biçimde Martin Škrtel’i de yerden biraz zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmişti JOR. Gökhan İnler’i de bir yıl boyunca pek oynamadığı için kabul etmemişti. Tabii burada İnler, Neustädter ve Skrtel’in kötü futbolcular olduğunu söylüyor değiliz. Burada dikkat çekilen konu, JOR’un hangi pozisyonda hangi özellikleri aradığı ve futbolcu seçiminde son kararı mutlak biçimde kendisinin vermesi.


Sanki çok mükemmel bir plan ve portre ortaya çıktı…

Esasında söylemeye çalışılan şey çok basit: Konuya çok stratejik yaklaşan JOR doğru hamleler attı. Bir anlamda boğayı kuyruğundan değil, boynuzların yakalamaya çalıştı. Bu hamleler, onun mükemmel bir hoca olduğunu ortaya koymaz. Sadece takım mühendisliğini doğru yaptığını ve sezona takımı doğru bir biçimde hazırladığını gösterir.

Bir de şunu unutmamak gerekiyor: Sezon başındaki varsayımları doğrulayan veya yanlışlayan tek şey sezon sonunda elde edilen derece ve başarılardır. Bu konudaki en çarpıcı örneklerden birini geçen sezon yaşadık. Sezon başında Fenerbahçe’nin yabancı bir sportif direktöre sahip olması, Galatasaray taraftarını imrendiren transferler yapması, bütün futbol kamuoyunun Fenerbahçe’yi en baştan şampiyon ilan etmesiyle sonuçlanmıştı. Hatta Fenerbahçe’yi UEFA Avrupa Ligi şampiyonu ilan edenler de vardı. Ama ne oldu? Fenerbahçe üç kulvarda da mutlu sona ulaşamadı.

Ya da şöyle söyleyelim. Transfer sezonunda flaş isimlerin gelmesi o takımı şampiyon yapmaz.

JOR’un oynatmak istediği futbola gelirsek…

JOR’un futbol anlayışını iki düzlemde ele almak lazım. İlki taktik formasyon, ikincisi ise futbol felsefesi. Taktik formasyondan başlayacak olursak bir Hollandalı olarak JOR’un ana formasyon olarak neredeyse ülkesinin ulusal sembolü olarak tanımlanabilecek 4-3-3’ü seçtiği görülüyor. Bu seçim, Mancini-Prandelli-Hamzaoğlu-Denizli dönemlerindeki ana formasyon olan 4-2-3-1’yle devam edileceği anlamına geliyor. Burada küçük bir saptama. JOR 4-2-3-1’i, bir 4-3-3 varyantı olarak ele alıyor, 4-4-1-1 varyantı olarak değil. Ana formasyon olarak 4-3-3 denmesinin nedeni bu.

Formasyon değişikliğini en belirgin biçimde orta saha bloğunda, hücum hattında ve kanatlarda izleyeceğiz.

Orta sahadan başlayalım; burada temel bir değişim görüyoruz. JOR’un orta sahasında üç futbolcu görev yapacak. Bunların temel rolleri birbirlerinden farklı olacak. Bu üç futbolcudan birisi Türkiye’de defansif orta saha olarak bilinen klasik 6 numara olacak. JOR transfer dönemi içinde en çok bu futbolcu için müşkülpesent davrandı. Çünkü JOR’a göre 6 numaranın iki temel özelliği olmalıydı: İlki çok iyi bir kesici ve süpürücü olması; ikincisi ise geçiş oyunlarının merkezinde olması itibariyle takımı defanstan hücuma doğru biçimde çıkarması. Bir oran vermek gerekirse 6 numara yüzde 60 defansif (yatarak top kazanma, ikili mücadele, pas arası yapma, vb. kategoriler), yüzde 40 da ofansif (dikine oynama, oyun kurma, pas isabeti, top sürme, vb.) olmalı JOR’a göre. Bu futbolcu son gün belirlendi ve Jong oldu. Çoğu futbolsever Jong’un sahada sadece “pis” işleri yapan bir futbolcu olduğunu düşünür. Ama bu çok doğru değil. Jong, transfer sürecinde 6 numara için ilk sırada olan Lucas Leiva’yı andıran biçimde geçiş oyunlarını doğru uygulayan bir isimdi ve Ajax ekolünden geldiği için tercih edildi.

Orta sahadaki ikinci futbolcu kim olacak?

Bu futbolcu klasik 8 numara olacak. Yani Ciğerci veya İnan. Klasik 8 numara derken oyunun iki yönünü de iyi oynayan, ofansif ve defansif kapasitesini eşit oranda kullanan merkez oyuncusunu kastediyoruz. Burada ilk haftalarda Ciğerci biraz daha önde görünüyor, daha tempolu olması itibariyle. Ayrıca Ciğerci takımın merkezini ileriye taşıyan bir oyuncu. Ancak İnan’ın da tempo ve ofansif güç olarak Türkiye’nin sayılı futbolcularından birisi olduğunu unutmamak gerekiyor. İnan’ın Ciğerci’ye oranla bir diğer avantajı istikrarı.

Orta sahada oynayacak üçüncü oyuncu ise Sneijder. Burada planlanan Sneijder’ın bir ofansif orta saha olarak hem geriden oyunu kurması, hem forvet özelliğini sahaya yansıtması, hem de orta sahadaki iki arkadaşına yardımcı olması. Yani hem 10 numara, hem de 8 numara gibi oynaması. Çıkarsama yapmak gerekirse, Sneijder 8.5 numara gibi oynayacak diyebiliriz.

Sneijder üzerinden şunu da söylemek gerekiyor: Gerek saha içi, gerek saha dışı, Galatasaray’ın merkezinde artık Sneijder olacak. Tıpkı 1996-2000 takımındaki Hagi gibi.

Hücum hattında nasıl bir değişim olacak JOR’la beraber?

En temel fark şu: 2011-2012 sezonundan sonra Galatasaray yeniden pivot santrfor sistemine döndü. Hatırlanacağı üzere Elmander’in 2012’nin son maçında sakatlanması ve sonrasında Burak Yılmaz’ın takıma katılmasıyla Galatasaray pivot santrfora dayalı sistemden uzaklaşmıştı. Derdiyok transferiyle Galatasaray yeniden pivot santrforlu sisteme dönmüş oldu. Ki Derdiyok’un rotasyonu için transfer edilen Sigthórsson’un da bir pivot santrfor olması bu sistemin bilinçli olarak tercih edildiğini gösteriyor.

Belki bu vesileyle yeniden hatırlamakta fayda var. Derdiyok 1.91 metre uzunluğunda bir santrfor. Başakşehir santrforu Mehmet Batdal ise 1.95 metre, Fenerbahçe’nin merkez hücum oyuncusu Fernandao ise 1.92 metre boyunda. Yani Derdiyok bu iki santrfordan da daha kısa; ancak geçen yıl her ikisinden de daha fazla hava topu kazandı. Hava hâkimiyetini altyapı döneminde basketbol oynamasına borçlu Derdiyok.

Hemen ilave etmeli; Derdiyok sadece hava topu kazanan ve kafa golü atan bir santrfor da değil. Oyun içinde de hep var; takımı ileride tutar, arkadaşlarına gol koridorları açar ve skor yükünün ciddi bir bölümünü üstlenir.




Derdiyok sezonu iki golle açtı. Bu onun gol kralı olmasını mı beklemeliyiz?

Kesinlikle hayır. Tam tersine, Derdiyok’un başarısı attığı gollerle değil, daha çok attırdıkları ya da oluşumunda görünen ya da görünmeyen görev üslendikleriyle ölçmeliyiz. Geçmişten örnek vermek gerekirse; 2011-2012 sezonunda takımın pivot santrforu olan Elmander yılı 12 golle tamamlamıştı. Ancak onun açtığı koridorlar sayesinde ikinci santrfor Baros sezonu 8 gol, 9 asistle tamamlamış, devre arasında takıma katılan Ateş ise 8 gol ve 4 asist rakamlarına ulaşmıştı. O sezon İnan, Melo ve Engin Baytar’ın attığı bazı gollerde de Elmander’in açtığı koşu alanları ve koridorlar da etkili olmuştu.

Derdiyok’a dönecek olursak; Elmander’den daha çok gol atacağını öngörebiliriz. Yaklaşık 20 gol barajına ulaşacaktır, hatta geçebilecektir. Ancak şöyle bir sorun var Galatasaray’da. Takım arkadaşları Derdiyok’un meziyetlerini henüz keşfetmiş değiller. Diğer taraftan JOR’un top hâkimiyetine dayanan pozisyonel futbolu da Eren’in kalitesinden daha çok yararlanmanın biraz önünü engelliyor.

Ne anlama geliyor bu?

Galatasaray’ın Derdiyok’tan daha çok faydalanması için onu daha çok beslemesi gerekiyor. Bu, ceza sahasına daha çok yüksek top indirilmesini gerektiren bir futbol demek. Ancak Galatasaray’ın kadro yapısına baktığımızda ceza sahasına isabetli orta yapacak futbolcu sayısının sınırlı olduğu dikkat çekiyor. Örneğin Sabri Sarıoğlu hariç, Galatasaray’ın kanat bekleri orta yapmakla pek barışık değiller. Bundan da vahimi, Galatasaray’ın kenarlarda oynayan forvet oyuncuları da orta yapmayı pek tercih etmiyorlar. Bu tablo, Derdiyok’u besleyen damarların cılızlığını ortaya koyuyor.

Örnek vermek gerekirse, Hakan Şükür de bir pivot santrfordu. Ama neredeyse bütün takım onu beslerdi. Forvet oyuncuları olan Arif Erdem, Gheorghe Hagi, Okan Buruk; kanat bekleri Capone, Ümit Davala, Hakan Ünsal, Ergün Penbe… Bunların hepsi Hakan Şükür’ü besleyen tarzda bir oyun yapısına sahiplerdi.

Peki JOR bu sorunun farkında mı?

Kesinlikle. Akhisar Belediyespor maçına sağ kanatta Bruma’yla başlamasının temel nedeni Derdiyok’a orta yapılmasını istemesiydi. Ki JOR maç sonu söyleşisinde bunu net olarak ifade etti. Bilindiği gibi Bruma solda oynarken içe kat etmeyi seviyor. JOR içeri kat etmeden Eren’e orta yapması için Bruma’yı sağa çekti. Ama Bruma yine orta yapmaktan kaçınıp, bu kez de sola, içeriye kat etmeye başladı. JOR’un be sezonki en büyük meydan okumalarından birisi takıma Derdiyok ve Sigthórsson için orta yapmasını benimsetmek olacak. Galatasaray’ın başarısı için bu çok gerekli.

Yeniden forvet hattına dönecek olursak pivot santrfor sisteminin yaratacağı başka fayda var mı?

Bir tane daha var, ama Podolski sakat olduğu için biz henüz bunu göremedik. Düzeldikten ve ilk 11’e girmeye başladıktan sonra, Derdiyok veya Sigthórsson’un yaratacağı boşluklara sızacak olan Podolski’nin geçen sezona göre çok daha verimli ve skorer bir kimlikle oynayacağını görebileceğiz. Bir anlamda Derdiyok ve Podolski sayesinde Galatasaray tıpkı 4-4-2 veya 3-5-2’de olduğu gibi sanki çift santrforla sahada yer alacak. Yani bir anlamda çift santrforlu 4-3-3 oynayacak. Tabii aynı durum Sigthórsson’un santrforda oynaması durumu için de geçerli. Sigthórsson’un pres yapan kimliği sayesinde Galatasaray sanki 4-3-3 değil de 4-4-3 oynuyor etkisi yaratacak. Yani Sigthórsson’un yaptığı pres sayesinde Galatasaray orta sahada sanki üç değil dört futbolcuyla oynuyor olacak. Benzer bir etkiyi Elmander varken izlemiştik. 4-4-2 oynayan Galatasaray Elmander sayesinde sanki 4-5-2 oynuyormuş gibi sahaya yayılırdı.

Özetlemek gerekirse, Derdiyok ve Sigthórsson’un yanında oynayacak olan Podolski 2011-2012 sezonundaki Elmander’in yanında oynayan Ateş veya Baros etkisi yaratacak.

Peki Sigthórsson Derdiyok’un yedeği olarak mı transfer edildi?

İşte en kritik soru. Yöneticilere bakılırsa evet öyle. Örneğin Levent Nazifoğlu bir konuşmasında Derdiyok’un yedeği olarak transfer edilmesi gereken santrforun en az onun kadar iyi olması gerektiğini söylemişti. Bu tabii yönetici sahnesi. Önemli olan JOR’un sahnesinde ve aklında ne olduğu.

Hatırlanacaktır. Derdiyok Jupp Heynckes’in teknik direktörlüğünü üstlendiği Bayer 04 Leverkusen 2009-2010 sezonunda Stefan Kieβling’le hücum hattında yan yana oynamış, sezonu Derdiyok 12, Kieβling ise 21 golle tamamlamıştı. O takımda Tony Kroos, Arturo Vidal, Lars Bender ve Renato Augusto gibi sıradışı futbolcular vardı. Bilmiyoruz JOR Bayer 04 Leverkusen’in o sezon oynadığı maçları izledi mi? Ama Derdiyok’un Leverkusen’de Kieβling’le çift santrfor oynadığı maçlar Derdiyok’un Galatasaray’da Sigthórsson’la muhtemel uyumu hakkında daha sağlıklı fikir yürütmeye yol açabilir.

Aslında demeye çalıştığımız şu: Podolski Türkiye’nin tartışmasız en iyi şutörü. Yaşına göre kuvvetli ve patlama gücü olan bir futbolcu. Elbette Derdiyok’un yarattığı boşlukları değerlendirecek bir futbol sezgisine de sahip. Bu nedenle Derdiyok’un yanında oynamayı ciddi biçimde hak ediyor. Ama Sigthórsson-Derdiyok ikilisi de bir çırpıda denenmeyecek bir alternatif değil. Özellikle Sigthórsson’un pres gücü ve kuvvete dayalı futbolu, JOR’un zorluğu yüksek maçlarda Sigthórsson’u Derdiyok’un yanında değerlendirme olasılığını yükseltiyor. Bu arada hemen belirtelim; Podolski gibi Sigthórsson da hücum hattında kenarda oynayabiliyor.

Bunun ötesinde bazı maçlarda hücum hattında Sigthórsson-Derdiyok- Podolski üçlüsünü de görmek mümkün. Buradan şuraya geliyoruz: Sigthórsson’un yer aldığı ve presi sayesinde orta sahaya fazladan güç verdiği bir kadroda, orta saha üçlüsünde Jong-Josué-Sneijder üçlüsünü görmek de çok sürpriz olmaz. 








JOR’un sisteminde kanatlar nasıl işleyecek?

JOR’un burada temel bir sorunu var. O da şu; Galatasaray’da çizgiyi kullanan komple bir kanat oyuncusu yok. Herkes Bruma ve Gümüş’ün ideal kanat oyuncusu olduğunu düşünüyor. Ama bu iki futbolcu kanat oyuncusu olmaktan daha çok, kanata yakın oynayan forvet kimliğine sahip. Her iki oyuncu da çizgiyi kullanmak yerine içeri kat ederek ve kendilerine gol vuruşu açısı yaratacak şekilde oynamayı tercih ediyor. Ayrıca her iki oyuncunun da asist özellikleri üst seviyede değil. Daha çok kendi vuruşlarının peşindeler ikisi de. Bu açıdan Galatasaray’da komple kanat oyuncusu kimliğine en yakın futbolcunun Öztekin olduğu söylenebilir. En azından geçmişe gidip bir kanıt arayacak olursak, 2014-2015 sezonundaki çifte şampiyonluğa 15 asistle verdiği katkıyı rahatlıkla hatırlayabiliriz.

JOR’un yaşadığı soruna dönecek olursak, Hollanda 4-3-3’ünde forvet hattında komple bir kanat oyuncusu yer alır. Galatasaray’da ise böyle bir oyuncu yok. Bu durumda JOR’un yapması gereken iki maddeli bir ev ödevi var. İlki, Bruma, Öztekin ve Gümüş’ü komple bir kanat oyuncusuna dönüştürmek. (Bu hamle ilerleyen dönem içinde Galatasaray’da en azından bir kanatın ortalama üstü işlemesini sağlayacaktır.) İkincisi; kanatı işletme ve Derdiyok’u besleme fonksiyonlarında kanat beklerini daha etkin kullanmak.

Peki Cavanda ve Carole’ün ceza sahasına isabetli pas ve orta indiren kanat bekine dönüşmeleri mümkün mü?

Bu bir çalıştırma ve öğretme meselesi. Muhtemelen unutulmuştur. Galatasaray ve Türkiye futbol tarihinin en önemli sol beklerinden birisi olan Hakan Ünsal futbola sol açık olarak başlamış hızlı bir futbolcuydu. İdeal bir beke Galatasaray’da dönüştü. Ama bu dönüşüm çok zahmetli çalışmalar sonrasında gerçekleşti; ilk dönemlerde zamanın teknik direktörü Terim Ünsal’a her antrenmandan sonra yaklaşık 250 kez orta yaptırırdı. Yani fazladan çalışırdı Ünsal. Sonuçta orta yapmak doğuştan gelen bir yetenekten daha çok, sürekli çalışmakla öğrenilecek ve yetkin olunacak bir kalite.

Galatasaray’ın merkez ve kanatlar olmak üzere sahanın her bölgesini daha verimli kullanabilmesi için -pozisyonel futbol bunu gerektiriyor zaten- gerek bek, gerek forvet kanatlarda oynayan her futbolcunun final pası verme ve orta yapma kapasitesini ve yeteneğini geliştirmesi şart.

Taktik disiplinden sonra JOR’un oyun felsefesine de bakalım mı?

JOR bugüne kadar verdiği demeçlerde futbol felsefesine ilişkin temelde üç kavramdan söz etti: Baskı, top hâkimiyeti ve pozisyonel futbol. Top hâkimiyeti ve pozisyonel futbol Hollanda futbolunun temel karakteristikleri zaten. Baskı ise Hollanda ekolünde pek rastlanmayan bir şey aslında. JOR’un baskıdan söz etmesinin nedeni Türkiye’de topa yapılan baskının her dönem için başarıyı beraberinde getirmesi, özellikle de Galatasaray’da.

Türkiye ve Galatasaray baskılı futbolla bir futbol felsefesi olarak ilk, 1992 sonbaharında Karl Heinz Feldkamp (Kalli) sayesinde tanıştı. Bu futbol felsefesi Kalli’nin takımının o sezon tüm rakiplerini süpürmesinin yanısıra Galatasaray’ı ertesi sezon UEFA Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale taşımıştı. Kalli’nin bıraktığı mirası Terim devraldı ve Galatasaray’da baskılı futbol 1996-2000 arasında zirveye çıktı. Daha sonra ise yavaş yavaş unutulmaya yüz tuttu. Ta ki 2007-2008 sezonunda takımın başına yeniden Kalli geçinceye değin. Aynı futbolu 2011-2012 sezonunda Terim yönetimindeki Galatasaray’da bir kez daha gördük.

Belki bu dozda olmasa da Galatasaray’ın bu sezon baskılı futbol oynayacağını söyleyebiliriz. Tabii gerek Süper Kupa, gerekse ligin ilk haftasında oynanan futbol bu dediğimizi doğrulamıyor. Ancak hazırlık karşılaşmalarında gördüğümüz şey, Galatasaray’ın her maç fizik olarak üste koyması ve baskılı futbol oynadığı dakikaları artırmasıydı. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz; Galatasaray’ın hazırlık kamplarındaki antrenman programının baskılı futbol oynamak için planlandığı ve gerekli yüklemelerin yapıldığı düşünülüyor. Bu yüklemenin sonuçlarının zamanla alınmaya başlayacağını bekleyebiliriz.

Bu da galiba bizi meşhur koşu mesafelerine getiriyor değil mi?

Kısmen. Fizik kalitenin göstergelerinden birisi kat edilen mesafe. Diğeri ise güçlülük ve dayanıklılığa dayan ikili mücadele kazanla oranları.

Türkiye son yıllarda doğal ve sosyal olayların açıklanmasında insanüstü “güçlere” önem atfedilmeye başlamasına paralel biçimde koşu mesafesinin önemli olmadığını düşünen ve söyleyen önemli bir grup var. Eğer konuya sadece bir takımın maç içinde kat ettiği mesafe toplamı olarak bakılıyorsa, bu grubun kısmen haklı olduğunu düşünebiliriz. Ancak koşu mesafesinin altında bazı parametreler var. Bu parametreler üzerinden koşu mesafelerine ve sürelerine bakıldığında daha farklı bir evren karşılıyor bizi.

Nedir bu parametreler?

Birisi mesela tempolu diye çevirebileceğimiz (high intensity) koşu kategorisi. Bununla saatte 21 kilometrenin biraz üzerindeki koşular kastediliyor. Bunun dışında hızlı koşu var. Saatte 21 ila 24 kilometre arasındaki koşular bu kategoriye giriyor. Bir de saatte 24 kilometrenin üzerinde hızla yapılan koşular var; bunları “sprint” olarak adlandırıyoruz.

Diyelim ki bir takım bir maçta toplam 112 kilometre mesafe kat etti, rakibi ise 114 kilometre. Bu parametre açısından bakıldığında iki takım arasında bir fark görülmez. Ama maçı seyredenler 112 kilometre koşan takımın daha etkili oynadığına şahit olmuşlardır. Nedir bunun açıklaması?

Açıklama şu olabilir: Maçta toplam 112 kilometre mesafe kat eden takım etkili olmuştur, çünkü örneğin sprint süresi bakımından rakibini ikiye katlamıştır. Başka bir deyişle, 112 kilometre kat eden takım maç içinde 4 bin saniye boyunca sprint atmışsa, yani 24 kilometrenin üzerinde hızla koşmuşsa, rakibinin sprint süresi ise 1750 saniyede kalmışsa, daha çok koşan değil, daha uzun süre sprint atan takım fark yaratmış olur. Benzer biçimde bir takımın maç içinde gerçekleştirdiği tempolu koşu süresi de önemli bir parametre.

Bir de bu parametrelere, top hâkimiyeti kırılımıyla bakmakta fayda. Bundan kasıt şu. Top sizdeyken ne kadar koşuyorsunuz, sprint ve tempolu koşu süreleriniz ne kadar? Top rakipteyken bu değerler ne kadar? Eğer bu parametrelerde rakibinize belirgin bir üstünlük yaratmışsanız, bu üstünlük muhtemelen skora da yansıyacaktır. İyi bir teknik direktör futbolcularının istatistiklerini, isabetli pas sayısı, kilit pas sayısı, ikili mücadele kazanma gibi parametrelerin yanısıra koşu parametreleri üzerinden de takip eden teknik direktördür.

Galatasaray’a dönecek olursak. Takımda koşuya ilişkin bu parametreler tümüyle takip ediliyor mu, bir bilgimiz yok. Ancak baskılı futbol oynamak için Galatasaray’ın maç başında Süper Lig’in ortalama koşu mesafesi olan yaklaşık 112 kilometrenin üzerine çıkması gerekiyor. İlk hafta Karabükspor’un yaklaşık 119 kilometre koşarak Galatasaray’a alan bırakmadığını hatırlamakta fayda var. O maçta Galatasaray’ın yaklaşık 109 kilometre koşmuştu. Görüldüğü gibi arada yaklaşık 10 kilometre var. Bu mesfafe, yani 10 kilometre bir maçta bir futbolcunun ortalama koşu mesafesi. Dolayısıyla görülüyor ki Karabükspor fazla koşması sayesinde 12 kişiyle oynamış etkisi yarattı. Galatasaray ligin ikinci haftasında Akhisar Belediyespor karşısında ise 104 kilometre koştu. Yani Türkiye ortalamasının altında koşuyor Galatasaray. Ama şimdilik diyelim, çünkü artacak bu mesafe.

Ligin demir leblebi takımları olan Karabükspor, Osmanlıspor, Konyaspor’un ise koşu mesafeleri Türkiye ortalaması olan 112 kilometrenin oldukça üstünde. Bu da zaten bu takımların niçin demir leblebi takımlar olduğunu bize net biçimde gösteriyor.

Bu konuyla ilgili son olarak UEFA Şampiyonlar Ligi’nde ortalama koşu mesafesinin yaklaşık 117.5 kilometre olduğunun da altını çizelim. Almanya Bundesliga’da ortalama koşu mesafesi Şampiyonlar Ligi’nin çok az üstünde, İngiltere Premier Lig’de ise çok az altında.

Özetle Avrupa’nın önemli liglerinde koşu mesafesi önemli bir istatistik. Her kim ki koşu mesafesi önemli değildir diye bir cümleye başlıyorsa, futbolla ilişkisini yeniden gözden geçirmesinde fayda var.



Galatasaray’ın sahada zorlandığı, iyi yapamadığı bir şey var mı? Ya da şöyle soralım, Galatasaray’ın en büyük sorunları ne?

Galatasaray’ın en büyük sorunu geçiş futbolunu oynayamamak. Geçiş futbolu dediğimiz defanstan hücuma sağlıklı ve en kısa sürede çıkmak. Ve de tam tersi. Hücumda topu kaptırdıktan sonra savunma kurgusunu en hızlı biçimde sahada uygulamak ve rakibe açıkta yakalanmamak. Galatasaray’ın en büyük zaafı bu.

Geçiş futbolunu iyi oynayamamanın iki önemli sonucu var. İlki maç içinde baskı yemek. Bunun temel nedeni topu kaptıktan sonra saha yayılımı kötü olduğu için, yanlış pas, ikili mücadele kaybetme, ya da topu ileri şişirme gibi sebeplerle topu en kısa süre içinde rakibine yine teslim ediyor Galatasaray. Bu da yenilen baskının büyümesine yol açıyor. Bunun en yakın örneğini Akhisar Belediyespor maçında gördük. Maçın ikinci yarısında ciddi bir baskı yedi Galatasaray rakibinden.

Geçiş futbolunu iyi oynayamamanın yarattığı ikinci zaaf ise hücum yaparken topu kaptırdıktan sonra rakibine tehlikeli olabilecek geniş alanlar bırakmak. Bunu ilk Karabükspor maçında yaşadı Galatasaray. Eğer Karabükspor biraz becerikli olsa tarihi bir fark atabilirdi.

Peki geçiş oyunlarını niçin iyi oynayamıyor Galatasaray?

Bunun ilk temel nedeni fiziksel kalite. İkili mücadelelerde ayakta kalamayan takım ne hücuma kolay çıkar, ne de hücumda topu istediği gibi dolaştırır. Fizik kalitesizliğin yanısıra ikinci neden de antrenmanlarda bu konuya odaklanmama. Galatasaray gibi bir takımda bütün futbolcular defans yapılırken top kapıldığında nerede ne yapmaları gerektiğini ezbere bilmek zorunda. Refleks olarak bilmeli bunu bütün oyuncular. Bunu yapmak için de saha parselasyonunun çok iyi olması lazım. Galatasaray bu sorunu hem fizik kalitesini artırarak, hem de antrenmanlarda bezdirici tekrarlar yaparak çözecek.

Galatasaray’ın ikinci sorunu ne?

Galatasaray’ın bir diğer sorunu saha yayılımında sola çekmesi. Galatasaraylı futbolcular sahanın daha çok solunu kullanıyorlar. Bu da dengesiz bir takım yaratıyor ve takımın sağ kulvarda oynayan tek futbolcusu olan sağ bekini ateşe atıyor. Hele bu sağ bek, Linnes gibi pozisyon almakta sorunlar yaşayan birisiyse.

Bu sorunu ligin ilk maçında acı biçimde yaşadı Galatasaray. Buna çare olarak Linnes’i Sarıoğlu’yla değiştirmekte buldu. Kısmen sorunu çözdü bu değişiklik, ama Karabükspor’un Galatasaray’ın sağ kanadından gelmesine çare olmadı. Karabükspor’un orta saha oyuncuları kazandıkları her topu Galatasaray’ın sağ kanadına atarak oradan tehlike yarattılar. Ancak bu maçta unutulmamalı ki İnan ve Ciğerci merkezde birbirlerine çok yakın oynamışlardı.

JOR da bir önceki maçta ortaya çıkan bu soruna çalışmış olmalı ki Akhisar Belediyespor maçında Ciğerci daha solda, İnan daha sağda oynadı.

Galatasaray’ın ısı haritalarında sol kanadın cayır cayır yanmasının temel nedeni, Sneijder’in oyun içinde kendini sola atması. Bu Carole, Öztekin ve Bruma üzerinden takımın hücum etkinliğinin artmasına yol açıyor. Ancak defansif açıdan da dengesiz bir takım yaratıyor. Esasında tam da bu noktada şunu söylemekte fayda var. Eğer Galatasaray etkili biçimde sağdan gelirse, skor üretmekte hiç zorlanmaz. Çünkü sağdan inildiğinde ve top tehlikeli bölgeye aktarıldığında takımın en etkili ayakları Sneijder, Bruma, Öztekin, hatta Derdiyok topun atıldığı yerde olacaklar. Tersi durumda ise, yani top soldan getirildiğinde ise ceza sahası içinde genelde sadece Derdiyok kalacak. Bu sorunun Podolski’nin takıma katılmasıyla kısmen sona ereceği söylenebilir.

Başka sorunu var mı Galatasaray’ın?

Evet. Şaşırtıcı gelecek ama özellikle yeni kaleci antrenörü Frans Hoek’in gelmesiyle yavaş yavaş bir Muslera sorunu ortaya çıkacağını öngörebiliriz, ki bunun ilk örneklerini Akhisar Belediyespor maçında gördük.

Muslera bilindiği gibi karşı karşıyalarda Türkiye’nin en iyi ismi. Çünkü toptan ve rakipten korkmuyor, en kritik anda soğukkanlı kalabiliyor. Ancak mesele oyunu okumaya ve ayaklarını kullanmaya gelince Muslera sıradanlaşıyor.

Şunu unutmayalım; Galatasaray’ın teknik direktörü ve önemli oyuncuları (6 ve 10) Hollanda ekolünden. Bu ekolde kaleci, top takımdayken futbolcu, top rakipteyken futbolcu + kaleci olmak zorunda. Bu açıdan Hollanda ekolünde bir kalecinin iyi bir futbolcu gibi oyun içinde topu istediği yere gönderebilmesi gerekir. Ki böylece rakip baskı yaparken stoperlerin arkasında kalan bölgeyi kalecinin de oyuna katılımıyla kullanarak topu dolaştırıp baskıyı azaltabilsin. Bunun en görkemli örneklerinden birini geçtiğimiz günlerde Atletic Bilbao karşısında Barça’nın kalesini koruyan Marc-André ter Stegen verdi, maç içinde takım arkadaşlarına toplam 51 isabetli pas yaparak. Bu elbette bir zirve, ancak Galatasaray bu zirvenin çok çok aşağısında.

Gerçekte söylemek istediğimiz şu: Rakip baskı kurarken özellikle Muslera üzerinden topu gelişigüzel ileriye vurmak o topun en kısa süre içinde baskı olarak Galatasaray’a dönmesine yol açıyor. Bu açıdan Muslera’nın her ne kadar yaşı artık ilerlemiş olsa da yeni kaleci antrenörü Frans Hoek aracılığıyla ve yardımıyla isabetli pas yapan kaleciye evrilmesi gerekiyor. Bu hamle geçiş futbolunu iyi uygulamak açısından oldukça önemli.

Galatasaray’ın transfer stratejisi hakkında neler söylenebilir?

Önce işin kavramsal çerçevesini çizmekte yarar var, transfer stratejilerini daha iyi anlayabilmek için. Temelde üç tip transfer vardır: Proje transferi, puzzle transferi ve temel taşı transferi.

Genç yaşta belirli yetenekte olan futbolcuları alıp onları geliştirmeye yönelik transferlere “proje transferi” diyoruz. Örneğin 2013’teki Bruma, 2014’teki Gümüş, 2015’teki Carole hamleleri proje transferidir. (Tabii bunlar tutan proje transferleri. Bir de tutmayan proje transferleri var; Yiğit Gökoğlan, Nordin Amrabat, Furkan Özçal, Tarık Çamdal, İzet Hayrovič, Lucas Ontivero, Umut Gündoğan, Endoğan Adili, vd. gibi.) Proje transferlerde bugünden yarına hemen performans ve başarı beklenmez.

Puzzle transferi ise takımın omurga ya da kanatlarında ana kurgunun temel parçası olması yapılan transferlerdir. 2011’deki Muslera, Ujfalusi, İnan, Melo ve Elmander transferleri puzzle transferlerdir. Keza 2012’deki Yılmaz, Altıntop ve Drogba transferleri. 2013’te Chedjou, geçen yılki Podolski transferi örneğin. Bu transferlerde bugünden yarına hemen başarı beklenir. Galatasaray’da başarısız puzzle transferlerine örnek olarak Dany Nounkeu (2012), Olcan Adın, Blerim Dzemaili (2014) ve Bilal Kısa, Ryan Donk (2015) hamleleri gösterilebilir.

Temel taşı transferleri ise takımın ana parçası olacak, taktik formasyon ve takım kurgusunun bu ana parça etrafında belirleneceği transferlerdir. Mesela 1996’daki Hagi temel taşı transferdir. Her ne kadar transfer edildiğinde öyle olacağı düşünülmese de 2013’teki Sneijder transferi de temel taşı transferi kapsamındadır.

Temel kavramsal çerçeveyi böyle açıkladıktan sonra detaya girebiliriz.

Galatasaray’ın bu yılki hedefi takımdaki gereksiz ağırlıkları atarak finansal olarak hafiflemek, bunu yaparken de kadroyu radikal biçimde güçlendirmekti. Galatasaray bunun için puzzle transferlerine yöneldi ağırlıklı olarak ve her bloğa önemli transferler gerçekleştirdi.

Orta saha bloğunun merkezine alınan Jong bir puzzle transferi. JOR’un kafasındaki temel sistemi işletmesi için transfer edildi. Böylelikle hem takımın savunma kurgusunun kuvvetlenmesi, hem de savunmayla hücum blokları arasındaki ana pas merkezi olması hedeflendi. Jong, orta saha bloğundaki diğer önemli iki parçanın (İnan / Ciğerci ve Sneijder) değerini ve kalitesini daha yukarıya da çekebilecek bir isim. Nokta transferi olup olmayacağını oynayacağı maçlardan sonra göreceğiz.



Biraz daha detaya girecek olursak; Jong transferinin önemi ne Galatasaray için?

Bu transfer Galatasaray için önemli denilebilir. Çünkü geçen yılki başarısızlıkta rol oynayan temel faktörler arasında Galatasaray’ın kadrosunda orijinal pozisyonu 6 numara olan bir futbolcunun bulunmaması yer alıyordu. Bu açık şimdi ve şimdilik Jong’la dolduruldu.

Kısaca Jong’u anlatacak olursak; yere yatarak top kazanmada, takımın sertliğini artırmada, oyunu başlatmada, hava mücadelelerinde oldukça iyi yüzdelere sahip bir oyuncu. Rakip şutunu bloke etme, ikili mücadele kazanma ve pas arası yapmada da ortalamanın üstünde. Jong’un 31 olan yaşı tartışma konusu yapılıyor ve onun yerine genç oldukları için Thomas Delaney veya Stefan Johansen’in transferinin daha doğru olacağı söyleniyor. Öncelikle şunu hatırlamakta fayda var; Thomas Delaney ve Stefan Johansen Jong’un alternatifi değiller. Çünkü her ikisi de orijinal 6 numara değil, 8 numara. Jong’un alternatifi bilindiği gibi orijinal 6 numara olan Lucas Leiva ve Lassana Diarra’ydı. Maalesef bu ikisi Galatasaray’a gelmedi.

JOR bu yıl baskılı, rakibinin alanını daraltmaya çalışan, kaybettikten sonra topu hemen kazanmayı amaçlayan, geçiş oyunlarını hızlı oynayan top hâkimiyetine dayalı bir futbol oynatmayı hedefliyor. Bu futbol için takımın merkezinde yer alan 6 numaranın rakipten top çalmak dışında geçiş oyunlarında dikine ve isabetle oynama yeteneğine de sahip olması gerekiyor. Bu dikine oynayabilme çok önemli, çünkü Galatasaray’ın forvet hattında Podolski, Bruma, Öztekin, Gümüş gibi patlama güçleri yüksek hızlı oyuncular var. Dolayısıyla 2016-2017 sezonunda defanstan oyalanmadan ve dikine paslarla hızlı geçiş oyunlarıyla hücuma çıkmak yaşamsal önemde olacak. Ki Akhisar Belediyespor maçındaki ikinci ve üçüncü gollerde hızlı çıkışın ne kadar önemli olduğunu gördük. Yani sadece kesicilik ve top kapma değil, dikine hızla çıkma da önemli. JOR’un Jong tercihinde bu da rol oynamış olmalı.

Ancak yine de şunu unutmayalım. JOR’un ve Galatasaray’ın birinci tercihi Jong değil Leiva’ydı. İkinci tercihi ise Diarra. Jong bu transferler gerçekleşmediği için son dönemde girdi tabloya.

Tolga Ciğerci, Serdar Aziz, Cavanda transferlerine gelirsek. Ve de kiralıklar Josué ve Sigthórsson?

Ciğerci, Aziz ve Cavanda transferleri net bir proje transferi. Proje transferi olmalarının temel nedeni 25 yaş ve altında olmaları ve bugünden yarına kendilerinden fazla bir şey beklenmemesi. Ancak tabii bu, Bruma transferinde olduğu gibi aşının tutması için üç yıl beklenebileceği anlamına gelmiyor. Geçen sezon sonunda sakat olan Aziz’in tamamen iyileşmesi ve takıma uyum sağlaması biraz zaman alacaktır. Bu kapsamda Aziz’i tek maç üzerinden yargılamak doğru olmaz. Ondan beklenen 2-3 ay içinde takımın demirbaşı durumuna gelmesi ve Galatasaray’a 6-7 sene üst düzey hizmet vermesi. Benzer biçimde, şimdiye kadar önemli sakatlıklarla boğuşan Ciğerci’den de beklenen hemen formayı alması değildi. Zamanla İnan’dan formayı teslim alması bekleniyordu. Ama biraz hızlı davrandı Ciğerci ve her maç üste koyarak herkese Galatasaray’ın geleceğinde yer alacağını gösterdi.

Aynı şey, yani proje transferi olmak Josué ve Sigthórsson için de geçerli aslında. Josué’den beklenen takım için her dem hazır bir oyuncu olması ve yeri geldiğinde takımın ana parçası haline gelmesi. Beş yıl sonrasının Galatasaray’ın da önemli bir oyuncu olması. Sigthórsson’dan beklenti ise daha fazla. Bunun temel nedenlerini daha önce tartıştık. Burada Sigthórsson’un Galatasaray’da kalıcı olmak için Josué’ye oranla daha çok şansı olduğunu söylemeliyiz, çünkü kiralık olmasına rağmen satış opsiyonu var Sigthórsson’un. Aynı şey maalesef Josué için geçerli değil. Çünkü Josué için Porto ciddi bir fiyat istedi. Ancak yine de iyi pazarlıkla Josué gelecek yıl uzun seneler hizmet vermesi için Galatasaray’a kazandırılabilir.

Ve de Eren Derdiyok, bir puzzle transferi mi?

İlginçtir, aslında Derdiyok takımın önemli parçası olsun diye transfer edildi; yani bir puzzle transferi gibi duruyor. Ancak Derdiyok ilk iki maçta ortaya koyduğu performansla bir temel taşı transferi olabileceğini de gösterdi. Yani üzerinde sistem inşa edilen ve etrafına takım kurulan bir futbolcu aslında. Derdiyok’la beraber Galatasaray pivot sisteme dönüş yolculuğuna başladı. JOR şimdi taktik anlayışını ve futbol felsefesini Derdiyok’u daha fazla beslemek için yeniden gözden geçiriyor olmalı. Bu anlamda 2016-2017 sezonunun en önemli transferi olmaya aday Derdiyok’un Galatasaray’a katılması. Yani bir tür bir milat yaratmaya başladı Derdiyok; Derdiyok’tan Önce (DÖ) ve Derdiyok’tan Sonra (DS) diye. Benzer bir etkiyi 1992’de Galatasaray’a transfer edilen Hakan Şükür yaratmıştı. Şimdi birçok Galatasaraylı şu pişmanlığı yaşıyor olmalı: “Biz Derdiyok’u niçin bu kadar geç transfer ettik?”

Toplamda bütün transferler üzerinden son olarak şunu söylemek doğru olur. Bir transfer sezonunun başarısını gerçekte net olarak beş yıl sonra ölçebiliriz. Eğer bir sezonda transfer edilen futbolcular beş yıl sonraki takımın ana parçaları konumundaysa, beş yıl önceki transferleriniz başarılı demektir.

Bu perspektifle şimdi dönüp geriye bakalım. 2011-2012’de toplam 12 futbolcu transfer etti Galatasaray. Şimdi bunlardan sadece ikisi takımda; Muslera ve İnan. Melo hariç diğer transferler -maalesef bunların içinde Elmander de var sakatlığı nedeniyle- çok kısa süre hizmet verdiler Galatasaray’a. Aynı şey 2012-2013 transferleri için geçerli. O transferlerden sadece Sneijder var bugün takımda. Bir sonraki sezondan ise sadece Bruma ve Chedjou. Daha sonraki sezondan da Öztekin ve Gümüş. Galatasaray yanılmıyorsak bu dönemde transfere 117 milyon Euro harcadı. Ve bugün o süreç içinde takımda kalan toplam 10 kişi bile sayamıyoruz.

Son olarak JOR’dan ne beklemeliyiz? Hedefler ne olmalı?

Türkiye maalesef kavramlarla değil, daha çok ne anlama geldiği bilinmeyen kelimelerle konuşulan bir ülke. Örneğin sokaktan geçen birine “bildiğin hayvanları say dense, “at, eşek, kedi, köpek” diye başlar. Ama bu soru örneğin Avustralya’da birine sorulsa, önce hayvanları sınıflandırır; “omurgalılar, omurgasızlar, eşeyli üreme yapanlar” gibi.

Aynı şey hedefler için de geçerli. Santrfora “forvet” diyen biz Türkiyeliler, hedefle amacı aynı anlamda kullanan bir milletiz. Oysa amaç ayrı, hedef ayrıdır. Şimdi bir yöneticiye ve futbolcuya sorsak “Galatasaray’ın hedefi nedir” diye, “şampiyon olmak” diye yanıtlayacaktır bu soruyu.

Halbuki şampiyon olmak bir amaçtır (goal). Hedef (objective) ise ulaşılması ölçülebilir olarak gösterilebilen net ilerlemelerdir.

Soruyu bu açıdan revize ettiğimizde hedefleri takım ve bireysel planda ayırarak tarif etmeliyiz. Galatasaray’ın ve aslında JOR’un hedefleri kabaca şunlardır:

1.   Takım Hedefleri:
-      Tüm takımın taktik disiplin konusunda büyük bir mesafe kat etmesi.
-      Alan ve pozisyon rollerinin tüm futbolcu grubu tarafından içselleştirilmesi.
-      Çeşitlendirilmiş ve refleks haline getirilmiş hücum şablonları.
-      Hücumlarda sahanın tüm bölgelerini kullanma yetkinliği.
-      Atakları gol, aut ve korner olarak sonuçlandırma kalitesine sahip olunması.
-      Geçiş oyunları konusunda mükemmellik standartına ulaşılması.
-      Üst düzey savunma disiplinine sahip olma.
-      Topun çabuk dolaşımını temin etmek üzere pas hızının artırılması.
-      Hücumda tek top ilkesinin yaygınlaşması.
-      Saha yayılımında mükemmelik. Gibi…

2.   Bireysel Hedefler:
-      Galatasaray kalecilerinin ayağı pas yapan total futbol kalecisine dönüşmeleri.
-      Beklerin hücumda final pas ve orta yapma kapasitelerinin ve yeteneklerinin geliştirilmesi.
-      Beklerin savunmada pozisyon bilgilerinin artırılması.
-      Stoperlerin savunmada hava hâkimiyetlerinin geliştirilmesi.
-      Hücumlara stoperlerin aktif olarak katılması.
-      Merkez orta saha oyuncularının (8 numaralar) defans ve hücum yeteneklerinin artırılması.
-      Merkez oyuncularının defansif orta saha oyuncularıyla (6 numara) kademe anlayışlarının geliştirilmesi.
-      Defansif orta saha oyuncularının savunma yeteneklerini kart görmeyecek şekilde göstermelerinin temin edilmesi.
-      Çizgide oynayan futbolcuların komple kanat oyuncularına dönüşümlerinin gerçekleşmesi.
-      Forvet oyuncularının gol ve asist kalitelerinin geliştirilmesi.
-      Santrforların bitiriş ve asist yeteneklerini artırmaları. Gibi…


Özetle bireysel hedefleri Cavanda’nın sezonu her maç ortalama ceza sahasına 10 tane isabetli orta yaparak tamamlaması… Bruma’nın asist sayısı 10’un üzerine çıkarması ve istikrar kazanması… Derdiyok’un asist sayısının 10 barajında olması gibi ölçülebilir hedeflere dönüştürmek gerekiyor. Bu hedeflere ulaşıldığında zaten amaç hasıl olacaktır: Şampiyonluk.



6 Şubat 2014 Perşembe

Mancini nereye koşuyor? Ya da göğe bakalım.


 
 
Uğur Meleke gibi neredeyse kayıtsız biçimde aklına güvenebileceğimiz bir futbol fikir insanı bile Galatasaray ve Roberto Mancini hakkında “5’li defans” gibi kavramlarla konuşmaya başlayınca yazmak şart oldu.[1]

 

Önce şu soruyu soralım. Mancini nasıl bir miras devraldı Galatasaray’da? Uzatmadan da yanıtları sıralayalım peşpeşe.

 

1.   Yaşlı bir takım devraldı.

2.   Devraldığı takımın fizik kalitesi oldukça kötüydü.

3.   Takımın kadro mimarlığı 6-0-4 kuralına göre yanlış kurgulanmıştı.

4.   Ağır ve köşeli taşlardan oluşan bir futbol ve kadro anlayışı vardı.

 

Bu yanıtlardan ilk üçünü açıklamaya gerek yok. Ne demek istenildiği net biçimde ortada. Dördüncü maddeden kasıt ise şu:

 

2011-2012 sezonunda, en ileride Johan Elmander, en geride ise Tomas Ujfalusi’nin kollarını açarak oluşturdukları parantez içinde oynuyordu Galatasaray. Bunun anlamı; takımın boyunu en gerideki Tomas belirliyor, pres ritmini ise en ilerideki Elmander saptıyordu. Bu iki parantezin tam ortasında ise Felipe Melo vardı. Hem Juventus kampından hazır geldiği, hem de dar alanda daha kolay sergileyebildiği hamleli müdahaleleriyle takımın makine dairesi gibiydi Melo, enerjinin üretildiği. O sezon bir anlamda en geride Fernando Muslera’dan başlayan sanal bir çizgi vardı sahada. Muslera’dan başlayan bu çizgi Tomas, Melo ve dönemin en iyi çift yönlü orta sahası Selçuk İnan üzerinden Elmander’e dek uzanıyordu. İşin geri kalanını ise Semihler, Ebouéler, Hakanlar, Enginler, Emreler, Baroslar, Necatiler tamamlıyordu.

 

2012-2013 sezonunda iki önemli gelişme gördük Galatasaray’da. İlki sakatlıklarla ilintiliydı. Elmander sezona sakat başlamış bu da onun verimini inanılmaz düşürmüştü. Üstüne Tomas tam sezon başında sakatlanarak Galatasaray’ı defans ve saha beyninden mahrum bıraktı. Bu iki sakatlık öyküsü nedeniyle parantez yok oldu bir anlamda. İkinci gelişime gelince. Burak Yılmaz, Umut Bulut, Hamit Altıntop ve Nordin Amrabat transferleriyle Galatasaray’ın oynadığı futbolu başka bir güzergâha yöneldi. Artık rakibi önde basan değil, geriye daha çok yaslanmış ve yaklaşık 60 metrelik bir mesafede futbol oynamaya çalışan bir Galatasaray vardı sahada. Bu yeni Galatasaray’da, takımın merkezinin ileriye taşınması sorunu başgöstermişti ve bu görevi Hamit Altıntop üstlenmişti büyük ölçüde. Kısmen de Nordin Amrabat.

 

Eski harita

 

Fazla uzatmayalım. Bu futbol anlayışı, neredeyse ilk 11’in hepsinin ezbere sayıldığı ve bütün futbolcuların sahada ne yapacağının önceden belli olduğu bir futbol zihniyeti üretti. “Ağır ve köşeli taşlar”dan kasıt bu.

 

Örnek vermek gerekirse bu futbol haritasında, Hamit Altıntop topu yavaş da olsa ileri taşırdı, ha keza Amrabat. Melo’dan sadece defansif görevler istenirdi bir itfaiyeci gibi; rakibi karşılamak ve bozmak. Selçuk’tan beklenti Burak Yılmaz ve Umut Bulut’u kaçırmasıydı, bir de orta sahayla hücum arasındaki köprü olmak. Didier Drogba’dan beklenti fiziğiyle rakip defansı hırpalamak, gol atmak ve takımın ikinci santrforu olan Burak Yılmaz’ın kullanabileceği koridorlar yaratmaktı.

 

Bu zihniyete sahip takım 2013-2014 sezonuna fizik olarak daha az hazırlanarak, daha yaşlı ve neredeyse rotasyon ihtimallerinin oldukça sınırlı olduğu bir kadro mühendisliğiyle girdi. Süper Kupa’da Fenerbahçe’ye, Emirates Cup’ta ise Porto ve Arsenal’e karşı birer devre oynanan futbol takımın yapısal sorunlarını örtünce, Malaga ve Napoli’yle hazırlık maçlarında verilen sinyaller görülmedi. Böylece takım hem lig başında bir anlamda “stop” etmiş oldu, hem de Arena’da Şampiyonlar Ligi’ne hiç alışık olmadığı bir yenilgiyle başladı. Roberto Mancini devraldığı takım böyle bir Galatasaray’dı. Bir anlamda II. Selim gibiydi Mancini. Bilindiği gibi II. Selim zirvesini yapıp büyük bir hızla inişe geçmiş bir ülke devralmıştı babası I. Süleyman’dan. Mancini de 2012’de zirvesini yapıp tempo, yaş, kadro mühendisliği açısından hızla aşağıya düşen bir takım devraldı selefinden.

 

Mancini geldiği ilk günden bu yana en temelde bu ağır ve köşeli taşlardan oluşan futbol anlayışını değiştirmeye çalıştı. Yaptığı ilk iş de taşlarla oynamak oldu. Bunun için de neredeyse herkesi her yerde oynatmaya başladı. Bu kapsamda Albert Riera’yı sağ koridorda, Burak Yılmaz’ı sol önde, Sabri Sarıoğlu’nu sol arkada, Melo’yu stoperde gördük. Bu değişiklerin bir kısmı elbette oyuncuları tanımak ve deneme amaçlıydı. Bunun dışında daha önce neredeyse ilk 11’i unutmuş futbolcuları devreye soktu Mancini. Böylece Emre Çolak, Yekta Kurtuluş, Ceyhun Gülselam, Aydın Yılmaz gibi isimleri görür olduk sıkça.

 

Taşlarla oynamak sadece oyuncuların yeteneklerini artırmak amaçlı pozisyon kaydırmalarını değil, formasyon değişikliklerini de içeriyordu. Böylece bir hafta 3-5-2, bir hafta 4-4-2, hatta maça 3-5-2’yle başlayıp daha sonra 4-4-2’ye dönen ve karşılaşmayı yine 3-5-2’yle tamamlayan bir Galatasaray izledik sıkça.

 

Sonuçta ne oldu? Mancini’nin, ilk bakışta istikrarsızlık, hatta kaos gibi görünen bol rotasyonlu ve bol formasyonlu değişimlerle istikrarlı bir yapı ortaya çıkarmaya başladığını gördük. Bir anlamda değişikliklerden istikrar yaratmayı başardı Mancini. Burada istikrardan kasıt kendi sahasındaki galibiyet oranını yüzde yüze çıkarmak, en az gol yiyen takım olmak, sıralamada ikinciliğe gelerek lige ağırlığını koymak gibi kısmen istatistikî konular elbette.

 

Çözümler, arayışlar…

 

Devre arasında ise Mancini ilk geldiği anda hiçbir şey yapamayacağı ilk üç konuya eğildi. Öncelikle yaptığı transferlerle takımın yaşını radikal biçimde gençleştirdi. İkincisi takımın fizik kalitesi, kendi alanında dünyanın en iyilerinden birisi kabul edilen kondisyoner Ivan Carminati’nin reçeteleriyle devre arasında kısmen yukarı çekildi. Ayrıca kadro genç ve fizik gücü kuvvetli oyuncuların transferleriyle futbolcu grubuna dışarıdan enerji de enjekte edildi. (Burada şundan da bahsetmek gerekiyor. Mancini, devre arası kampı sonrasında maç kondisyonları zayıf olan Drogba, Sabri Sarıoğlu ve Eboué’nin fiziken daha da güçlenmeleri için bu oyuncuları Gaziantepspor ve Elazığspor maçlarında mümkün mertebe sahada tutmaya gayret etti. Bundan da şunu anlıyoruz ki her ne kadar ligi maç maç oynuyor izlenimi verse de Mancini’nin kafasında fizik kaliteyle ilgili daha büyük bir fotoğraf var ve maçın gidişatına göre değil büyük amaca göre davranıyor aslında. Nitekim bu yüklemeler sonrasında bu üç futbolcunun da bir sonraki maçta daha da yukarı çıktığına şahit olduk fizik anlamında.) Üçüncüsü de takımın kadro mimarisi baştan aşağı değiştirilerek 6-0-4 karşısındaki acizlik büyük ölçüde giderildi. Hatta daha da fazlası. Rotasyon ve kadro fakiri Galatasaray ligi ve kupayı ayrı ayrı takımlarla sonuna kadar dek götürecek kıvama geldi.

 

Aslında bunlar elbette detay ve yan konular. Önemli olan tek şey var, o da Mancini’nin nasıl bir futbol oynatmak istediği.

 

Görüldüğü kadarıyla bugüne kadar kimse bu soruyla fazla ilgilenmedi. İlgilenen görünenler Mancini’nin İtalyan olmasından hareketle savunma futbolu klişesine sarıldılar çoğunlukla. Bunu da “kadro istikrarı”, yanlış biçimde kavramsallaştırılan “her maçta ayrı sistem” (bundan kasıt 3-5-2, 4-4-2 gibi dizilişler, oysa ki sistem başka bir şeydir, 3-5-2’ler, 4-4-2’ler ise başka; tüm dünyada rakamlarla ifade edilen şeyin adı sistem değil formasyondur), “beşli savunma”, “maça savunma ağırlıklı 11’le başlamak” gibi gerçekten suflî ve çoğunlukla şark kafasının ürünü olan kurnaz eleştirilerle süslediler. İşte bu nedenle yukarıdaki “Mancini nasıl bir futbol oynatmak istiyor” sorusu çok önemli.

 

Şimdi bu soruya yanıt aramaya çalışalım.

 

Öncelikle Mancini, topun bulunduğu noktayı merkez alan bir futbol anlayışına sahip. İstiyor ki takım saha parselasyonunu, topun o an nerede olduğunu dikkate alarak sürekli olarak gözden geçirsin ve değiştirsin. Bunun iki açılımı var. İlki, top rakipteyse takımın tamamının topun arkasına geçmesini istiyor Mancini. İkincisi ise, savunmada saha parselasyonunun topa baskı yapma esasına göre şekillenmesini hedefliyor. Hemen anlaşılacağı gibi burada tek amaç var, o da mümkünse bir an önce topun sahibi olmak, olunamıyorsa da topun arkasında takımca geçerek savunma kurgusunu zinde ve yüksek tutmak. (Hafızası ortalama üstü olanlar, Mancini’nin Juventus maçı öncesinde yaptırttığı Galatasaray’daki ilk antrenmanında tüm takıma topun arkasına nasıl geçileceğini gösterdiğini hatırlayacaktır.)

 

İkinci amaç

 

İkincisi olarak Mancini, takımın bir blok halinde oynamasını amaçlıyor. Yani en ilerideki oyuncuyla en gerideki arasında 60 metre değil en fazla 30 metre derinlik bulunsun; böylece görev paylaşımları, statik olarak tek tek futbolculara değil, takımın tamamına ihale edilsin istiyor Mancini. Bunda hedeflenen şey ise, sürpriz bindirmelerle kesin sonucun alınacağı alanda matematiksel çoğunluğu elde tutarak durdurulamayan bir takım yaratmak. (Buna örnek olarak Melo’nun Bursaspor karşısındaki ilk golde sağdan bindirmesini, keza Tokatspor deplasmanında Veysel Sarı’nın golle sonuçlanan akışını verebiliriz.)

 

Bunu açmak gerekirse; Mancini futbolcuların, takıma yüklenmiş bütün görevleri, önceden birilerine ihale edilmiş biçimde değil, o an sahanın içinde bulundukları yerin gerektirdiği biçimde ve birbirleriyle yardımlaşarak yerine getirmelerini istiyor. Yani, Hamit örneğindeki gibi, kimse takımı ileriye taşımak görevini tek başına üstlenmesin, ya da Melo’daki gibi kimsenin ilk ve tek görevi rakibi karşılamak olmasın derdinde Mancini. Yine istiyor ki örneğin Eboué bir bindirme yapıyorsa, sağ koridorda Eboué’nin bindirme öncesinde defansif olarak savunduğu alan atak sırasında boş kalmasın. O an, o alana en yakın futbolcu kaydırma yaparak Eboué’nin bölgesini bilinçli biçimde kontrol etsin. Böylece takım saha içinde su gibi aksın, sahada birleşik kaplar kanuna aykırı biçimde rakibin değerlendireceği boşluklar meydana gelmesin.

 

Aslında Mancini’nin amacını iki kelimeyle özetlemek mümkün: Sert ve akışkan. Mancini’nin amacı, hücumda akışkan, savunmada ise sert ve savunma gücü yüksek bir takım meydana getirmek.

 

Esasında hilafsız dünyanın bütün teknik direktörleri bu futbolu oynatmak istiyorlar takımlarına. Ancak, akışkan ve sert futbol oynamak ciddi bir planlama ve zaman gerektirdiği için bunu çok azı başarabiliyor. Mancini bu planlamaya sahip birisi ve kendisine gerekli zamanın da Galatasaray Spor Kulübü tarafından verildiğini gördüğü için bu futbola yöneldi. Daha da doğrusu bu futbolu oynatmak için Türkiye’ye geldi. Ki sadece yaşları bile dikkate alındığında ara transferde takıma eklenen genç oyuncular, Mancini’nin sonuç değil, başarıyı mümkün kılan planlama ve hedef amaçlı bir misyonla Türkiye’ye geldiğini ortaya koyuyor.

 

Ama elbette mesele bu hedef değil. Mesele, Mancini’nin bunu nasıl gerçekleştireceği.

 

Mancini’nin aynı anda hem sert, hem de akışkan olan bu futbola, esasında fazla ilişkili görünmese de birbiriyle çok ilintili iki reçeteyle ulaşmayı hedeflediğini düşünüyoruz. Bunlardan ilki şekilsel (formel), ikincisi ise oyun kurgusu analiziyle ilintili.

 

Şekilsel olanla başlayalım. Mancini’nin formel çözümü; Galatasaray’ın ağır ve köşeli taşa benzettiğimiz statik futbol zihniyetini, bu taşları yerinden oynatıp birbirleriyle yontmaya ve deyim yerindeyse çakıl taşına dönüştürmeye dayanan dinamik bir modele dayalı. Melo’yu olduğu yerden alarak kâh stopere, kâh ofansif ortaya sahaya atmasının nedeni aslında bu. Keza aynı şekilde Ceyhun’u. (Eğer boyları 1.80’in biraz üzerinde olsaydı Emre Çolak ve Yekta Kurtuluş’u da bu devr-i daim içinde stoper olarak görecektik. Yine aynı biçimde Veysel Sarı’yı da, hatta Koray Günter’i yakında bu pozisyonlarda arada bir görmemiz sürpriz olmaz.) Mancini bu tür değişikliklerle hem futbolcuların temelde ihtiyaç duyduğu savunma ve hücum yeteneklerini geliştirmeye çalışıyor, hem de statik görev tanımları yerine “dinamizm” (kendisi için dinamizm, takım için dinamizm, izleyici için dinamizm) mesajı veriyor futbolcu grubuna.

 

Taşları yerinden oynatmak

 

Esasında bu konuda Galatasaray tarihinde iyi bir örnek var. 1991-1992 sezonunda Mustafa Denizli topla çok hızlı olan Tugay Kerimoğlu’nu boyunun kısalığına bakmadan süpürücü stoper olarak Galatasaray defansında kullanmıştı. Tugay da buna olumlu bir tepki vermiş, her ne kadar takımın durumu parlak olmasa da harika bir süpürücülük kariyeri yaratmıştı o sezonda. Bir sonraki sezonda işbaşı yapan Karl Heinz Feldkamp, stoper oynadığı için defansif yeteneklerini radikal biçimde geliştiren Tugay’ı orta alana çekerek Türkiye’de modern çağların çift yönlü oynayan ilk orta saha futbolcusunu yaratmıştı. Daha sonraki yıllarda Suat Kaya ve Emre Belözoğlu, hatta Okan Buruk, Tugay’ın temsil ettiği rol model portresinin kültür dairesi içinde çift yönlü orta saha oyuncusuna evrildiler.

 

Bu başlıkta özet olarak şunu söylemek mümkün. Mancini’nin bu stratejisi sayesinde oyuncu grubunun hem futbol ufku genişledi, hem de yetenekleri daha da arttı. Örnek olarak Melo’nun yaklaşık 1.5 sezondur unuttuğu topla birden hızlanma setini bu strateji sayesinde yeniden hatırladığına, bundan da önemlisi bunu gerçekleştirebildiğine şahit olduk, oluyoruz. Keza Eboué de gol ve asist üreten futbolcu kimliğine yine bu strateji sayesinde kısmen dönebildi.

 

Geliyoruz ikinci reçeteye, yani Mancini’nin oyun kurgusu analizine. Daha önce Mancini’nin futbolcu grubunu yekpare bir blokmuş gibi oynatmak istemesinden bahsetmiştik. Ona göre bunu sağlamanın tek yolu var. O da Muslera’dan başlayan bir çizgi üzerinde atağın sonlanmasıyla (gol, aut, korner, faul, vb.) nihayetlenen bir pas mimarisini gerçekleştirmek. Önceki sezonlara baktığımızda Galatasaray’ın temelde bu kurguya çok sahip olmadığını görüyoruz. Bunun temel nedeni, takımın statik futbol anlayışıydı. Açalım; stoperlerin önünde oynayan Melo’dan daha çok defansif orta saha görevleri isteniyor, ama oyun kurmada önemli rol üstlenmesi beklenmiyordu. Bu görev daha çok Selçuk’un üzerindeydi ve Selçuk da “dribling” yeteneği fazla gelişmediği için, gerek top sürerek, gerekse dikine pasla rakibi eksilten bir şekilde oyunu kuramıyordu Galatasaray.

 

Akıllara hemen düşecek isim olan Wesley Sneijder da ikinci bölge başlangıcına dek geriye gelerek bunu yapacak bir futbolcu olmadığı için Galatasaray sağlıklı bir pas kurgusuna sahip olamadı çoğunlukla. Bu durum da Hamit gibi yavaş da olsa topu sürerek takımın merkezini ileriye taşıyan oyuncuların ortaya çıkmasına yol açtı. Verimsizlik (Eboué, Amrabat, Bruma) ve yavaşlık (Hakan Balta ve Albert Riera) nedeniyle kanatlar da işlemeyince ofansif gücü zayıf bir Galatasaray çıktı ortaya.

 

Birinci büyük problem

 

Mancini iş başına geldiği ilk günden bu yana en çok bu sorunun çözümü için uğraştı.[2] Yaptığı ilk radikal iş de stoperlerin önündeki ikili orta saha bloğunu (Selçuk ve Melo) radikal biçimde buradan uzaklaştırmak oldu. 4-4-2 ya da 3-5-2, farketmiyor, Mancini orta saha kurgusunun göbeğini iki değil üç futbolcuyla (1-2 formasyonu) oluşturmaya başladı. Başka şekilde söyleyecek olursak stoperlerin önünde oyunu kuran bir orta saha futbolcusunun bulunmasını istedi Mancini, onun da iki çaprazında ve daha önünde ofansif görev paketi oldukça yüklü iki orta saha oyuncusu daha. Daha somut konuşmak gerekirse stoperlerin önünde daha çok Ceyhun (basit ve tek pasa dayalı oynadığı için, bir de fiziği nedeniyle), Emre Çolak ve Yekta Kurtuluş’u (bu iki futbolcu da Melo ve Selçuk’a oranla daha çevikler, topu baskı altındayken rakibi ekarte edecek şekilde ters yönde yumuşatabiliyorlar) tercih etti Mancini. Kendi etrafına dönme konusunda topla daha yavaş olan Selçuk ve Melo’yu ise tercih ettiği bu üç futbolcunun önüne ve çaprazına attı.

 

Burada önemli bir nokta daha var. O da şu. Mancini üç stoperle oyuna başlamışsa stoperlerin arasında oynayan futbolcunun oyun kurmada diğer iki stopere göre daha fazla rol üstlenmesini arzuluyor. 3’lü defansta Mancini’nin bu pozisyon için Melo ve Ceyhun tercihlerini bu analiz üzerinden okumakta fayda var.

 

Tekrarlamak gerekirse Mancini üçlü stoper grubunun önünde 1-2 yapısıyla oyunu en geriden itibaren pas kurgusu üzerine inşa eden bir yapıyı tercih ediyor. Eğer takım 3’lü defans yerine 4-4-2 formasyonuyla saha çıkmışsa, burada da oyun kurmaya daha uygun stoperleri tercih etmeye gayret ediyor Mancini hep, Hakan Balta ve Semih Kaya gibi.

 

Bursaspor örneği

 

Buna örnek olarak son Bursaspor maçını verebiliriz. Mancini maça 4-4-2 formasyonuyla çıktı. Stoperler Hakan Balta ve Semih Kaya’ydı. Onların önlerinde rakibi ilk karşılayan ve bozan isim olarak Ceyhun Gülselam vardı. Ceyhun’un iki çaprazında ise solda Selçuk, sağda ise Melo yer aldı. Sneijder kısmen sol kanat, kısmen de merkezde serbest oyuncu olarak oynadı. Drogba ve Burak Yılmaz da seyyar forvetler. Kanatlar ise Eboué ve Sabri Sarıoğlu’na emanetti. Yani aslında 4-3-3 formasyonuyla oynadı Galatasaray.

 

Şimdi pas kurgusunu daha iyi anlamak için önce bu formasyonun pas sayılarına bakalım. Bursaspor maçında takımda en çok pas yapan oyuncu 82 pasla Hakan Balta oldu. Onu bir eksikle (81) Selçuk İnan takip etti. Melo 71, Ceyhun 66, Semih de 60 pas yapmış. Bu formasyonun savunma başarısını test etmek için rakipten en çok top karşılayanlara da bakmalıyız. Semih 19 top kesmiş Bursaspor maçında. Balta 18, Ceyhun 17, Melo ve Sabri ise 16’şar.[3] Selçuk listede yok. Ama unutmayalım ki Selçuk zaten Ceyhun’dan sonra sahanın en çok koşan oyuncusu olarak alan savunmasında zaten önemli bir rol üstlenmişti saha parselasyonu anlamında.

 

Galatasaray’ın Bursaspor karşısındaki bu orta saha kurgusu Melo’nun ayağından iki, Ceyhun’la da bir asist (Ceyhun’un üçüncü bölge girişinde rakibinden topu kaparak Sneijder’ın önüne yuvarladığı pozisyon) üretti. Ayrıca bu orta saha kurgusunun diğer oyuncusu Selçuk da bir gol attı.

 

Ancak burada hemen şunu söylemek gerekiyor ki Bursaspor maçında stoperlerin önünde Ceyhun’un tercih edilmesinin temel nedeni rakibin en etkili ismi olan Bellushi’nin etkisiz hale getirilmesiydi. Galatasaray’da top rakibe geçtiğinde topa ilk baskıyı en iyi ve en çok yapan isim Ceyhun’du o maçta. Bir anlamda Bursaspor’un ana pas bağlantısı olan Bellushi’yi susturarak Sercan, Kazım, Sestak ve Fernandao’yu boşa düşürmüş oldu Galatasaray. Eğer maç analizi böyle bir görevi ortaya çıkarmasa, orada muhtemelen Ceyhun yerine ofansif yönü çok daha kuvvetli Emre Çolak’ı görecektik. Yani görüldüğü gibi pas kurgusunun defanstan başlaması yaşamsal öneme sahip Mancini’nin gözünde.

 

Büyük fotoğraf

 

Mancini’ye göre, blok halinde oynamanın en basit ve etkili yolu, en geriden en ileriye dek, belirli, tanımlanmış ve dönüşümlü istasyonlar üzerinden dikişsiz bir pas trafiğini gerçekleştirmek. Mancini kanatları işlemeyen bir kurguda bile bu pas mimarisine sahip bir takımın hücumda nefes yollarının açık kalacağını düşünüyor. İşte bunun için de en önemli pozisyon, Juventus’ta Andrea Pirlo, FC Bayern’de ise Philpp Lahm örneklerinde olduğu gibi stoperlerin önündeki defansif orta saha değil, oyun kurucu pozisyonu. Yani Melo ve Selçuk’un topla yeterince hızlı olmadıkları için standart üstü biçimde pek yerine getiremedikleri pozisyon.

 

Takımın merkez omurgasını bu şekilde yeniden yapılandırmak isteyen Mancini’nin kafasındaki büyük fotoğrafın ne olduğunu, kanatlara yapılan transferlere, özellikle de Alex Telles, Veysel Sarı, İzet Hayroviç, Salih Dursun ve Lucas Ontivero takviyelerine baktığımızda daha iyi anlıyoruz. Mancini’nin büyük fotoğrafında şu var: Merkezi ve kanatları birlikte çalışan, pas yolları sürekli açık, saha yayılımında sadece ve sadece topun bulunduğu noktayı esas alan, fizik kalitesi çok yüksek, topa sürekli baskı yapan, tek blok halinde oynamayı başaran geniş bir oyuncu grubu.

 

Galatasaray ve Mancini bu yolun başında bulunuyor. Başlanılan seyahat bu. Ve aslında bunu bugünden yarına gerçekleştirmek de çok mümkün değil. Çünkü adı üzerinde bir “hamle” değil, bir “seyahat” bu. Yani yolculuk. Galatasaray işte bu yolculuğun başında.

 

Daha da kısa konuşalım. Futbol, klişelerden uzakta kalmayı gerektiren müthiş dinamik bir oyun. Bu oyunu anlamaya çalışırken tüm klişelerden ve statik görüşlerden uzak durmakta fayda var. Yerinden kıpırdamayan statik ağır taşlar üzerinden oyunu okumaya çalışmak yerine birbirlerine çarpa çarpa yuvarlaklaşan çakıl taşlarının ötesindeki ufka bakmak gerek.

 

İşte bu nedenle ufka bakalım. Daha da ötesi bir şairin dediği gibi “göğe bakalım.”




[1] Bu yazı kaleme alınmak için 6-0’lık Bursaspor maçını değil, transferlerin tamamlanmasını bekledi. Bu bir maç analizi değil. Sadece Mancini’nin nasıl bir futbol oynatmak istediğine ilişkin bir analiz çalışması.
[2] Basında bu konuya ilk dikkat çeken isim Sinan Yılmaz oldu. Sinan Yılmaz’ın konuyla ilgili ufuk açıcı yazısı için bakınız; http://www.medyaspor.com/kose-yazilari/mancini-nin-gelecek-planlari-331
[3] http://tr.matchstudy.com/TSL2013-14/TSLgame.aspx?id=0803&page=04